Doğa ve İnsan Print E-mail

Elmayı yemeden önce cennette yaşayan insanın çevresi ile ilgili bir duyumu yoktu herhalde. Neredeyse dış çevre ile bütünleşmiş bir halde yaşıyordu. Fakat ilk günah yüzünden dünyaya “fırlatılınca” algısı açıldı, dünya diye bir mekanın olduğunu kavradı. Etrafına baktı, gördü duydu , hissetti. Bu algıladıkları çağdan çağa farklı oldu. Dünyayı farklı pencerelerden baktı hep. Bu yazı insanların dünyayı ve fizik çevrelerini çağlar boyunca nasıl farklı farklı algıladıklarına kısa bir bakış niteliğindedir.

Tevrat’ta Tanrı’nın dünyayı ve üzerindeki canlıları altı günde yarattığı yazar. Kuruluşuna hiç bir katkı koymadığı bir evrende insan pasif bir algılayıcı olmuştur herhalde. Üstelik böyle bir ortamda çevresinde sorun olabilecek herhangi bir durum yoktu.

Dünyaya fırlatılan insanın macerasını M. Ö. 3000 lerden sonra kaldığı yerden takip edebiliyoruz. Çevresindeki her doğa gücünü bir tanrı yapan insan için evren düzenli bir yerdi. Sınırları çizilmiş sorumluluklar içinde tanrılar ve insanlar yaşayıp giderlerdi. Evrenin(makrokozmos) küçük bir taklidi olan insan(mikrokozmoz) mutluluk için haddini bilmeli, sınırlarını aşmamalıydı. Kibir en büyük insan hatasıydı. Ölümsüzlüğe özenen Troia fatihi Akhilleus bu ilk çağın kibir abidesidir ve hatasını canıyla ödemiştir. Evreni böyle tasarlayan insan için dünya hakim olunacak, ele geçirilecek bir yer olamaz. Deniz tanrısını memnun etmeden ,onun rızası olmadan denizlere hakim olamazsınız. Dağ pınarları ve koruluklarda yaşayan tanrıçaları rahatsız etmeden ağaç kesemez, derenin suyunu kullanamazsınız. Yer altı tanrısı rıza göstermezse maden çıkaramazsınız. Tüm bu etkinlikler usulünce ve en önemlisi ölçüsünde yapılmalıdır. Çünkü ölçülülük ilk çağ insanının ideallerinden biridir. Ayrıca çalışma, emek ve dönüştürme süreçleri ilk çağ boyunca hor görülen uğraşlar olmuştur. Soylular kölelerin emeği ile rahat içinde yaşarken sanat ve felsefeyle ilgilendiler ve tüm bu uğraşlara uzak durmuşlardır. Böylece doğayı tüketecek, geniş ölçekte dünüştürecek eylemleri ilk çağda görmeyiz.

Ortaçağ dünyası bambaşka belirleyicilerin kontrolündedir. Hz. İsa’nın ölümünden 3 yüzyıl sonra dikkat çekici bir din haline gelen Hıristiyanlık tümünü Tanrının kontrol ettiği bir evren anlayışı sunar. Tüm varlıklar Tanrı’ya olan uzaklıklarına göre hiyerarşik bir önem sırası içindedir. Baştan sona tüm kurallar belirlenmiştir ve insan mutluluğu diğer dünyada bulacaktır. Diğer tarafa götürülemeyen maddi zenginlikler ölmeden önce manastırlara bağışlanır. Kutsal kitabın yorumu, kopyalarının çoğaltılması en önemli işlerdir. Ortalama insan ise geçinecek kadar ekmek kazanır, fazlasına tamah etmez. Çünkü İsa’nın yoksulluğu övülecek bir değerdir. Böyle bir evrende yaşayan insan tabi ki bakar ama görmez çünkü aklı diğer dünyadadır. Dünyaya hakim olmak için pek az teknolojik yenilik yapmıştır çünkü her şeyin önceden belirlenmiş olduğu bir evrende icat yapmak Tanrı düzenini eksik bulmak sayılır.

 

Su uzun süredir kaynamaktadır ve 100 dereceye gelip hal değiştirmesi Rönesans dediğimiz döneme tekabül eder. Tanrının belirlediği evrende pasif bir piyon olmaktan sıkılan insanın gözleri gerçekten görmeye başlar. Bakar, vücudunu görür. Leonardo’nun yaptığı gibi, sanki ilk kez gördüğü bu nesneyi çizmeye başlar. Bakar, dünyayı görür. Naturalist denen tarzda gerçekçi resimler yapar. Vücuduna bakınca makine gibi işleyen bir sistem görür. ”Öyleyse” der, “evren de büyük bir makine olmalıdır”. Ve bu büyük makinenin kurallarını keşfe koyulur. Kapıldığı heyecanla insan bedenine hakim olma cüretini gösterir. Daha önce yasak olan kadavra çalışmaları hız kazanır. Aynı heyecanla dünyanın bilmediği bölgelerine yelken açar.  “Oralarda, uzaklarda mutlaka hakim olunacak bir şeyler olmalıdır”.  Bulduğu  yeni bölgeler ve kavimler üzerinde kimden alındığı bilinmeyen bir hak ile sömürüye girişir. Kendisine benzemeyen “barbar” ları köleleştir, gözlerini kamaştıran altın ve gümüşü kıtasına taşır. Evrenin sırlarının mucidi ve medeniyetin taşıyıcısı sıfatlarıyla sınır tanımaz bir ele geçirme süreci başlatır.

 

Geçen zaman doğru yolda yürüdüğü inancını kuvvetlendirir Avrupalı insanın 17. yüzyıl ve devamında Aydınlanma çağı “akıl”ı en yüksek değer sayar. Akıl evrenin henüz keşfedilmeyen diğer yasalarını da er geç bulacaktır. Bulduğu yasalar insanı evrene daha bir hakim kılacak, dünyadaki refahı arttırmaya yarayacaktır. Endüstri devrimi ise bu süreçteki son aşamadır. Makineleşmenin artması hammadde kaynaklarının hızla tüketimine yol açar. Daha hızlı trenler daha fazla kömürle, daha büyük gemiler daha fazla metal kullanımı ile mümkün olacaktır. Tüm bunlar daha fazla işçinin beslenmesiyle, bu da, daha fazla orman alanının tarlaya dönüştürülmesiyle olanaklıdır. Artan işçi nüfus baraka benzeri evlerde sağlıksız mahallelerde yaşarken hijyen ve çevre sağlığı henüz bilinç çerçevemizde yoktur. Kirli sular içilir, salgınlar ortalığı kırar geçirir ve insan hayatı git gide değer kaybeder. Günümüz sömürücüleri insanı paradan daha az değerli sayan bu dedelerin torunlarıdır.

 

20. yüzyılda insan, dünya üzerinde hakim olabileceği şeyleri tüketip dünya dışına el uzatmıştır. Uzay çalışmalarında yörüngemizde uydu çöplüğü oluşması, lüks tüketim maddelerinin aşırı üretiminin sonucunda ozon tabakasının delinmesi, maddi zenginliği ele geçirme çılgınlığının yani savaşların asırlarca temizlenemeyecek nükleer kirlenmeye yol açması artık sadece istenmeyen yan etkilerdir. ”Amaç doğrudur fakat bu tarz istenmeyen sonuçlar her zaman olmuştur, olacaktır”.  İnsanın her şeye sınırsızca egemen olma hakkı artık doğal bir hak sayılmaktadır. Bedenimiz de bu hakkın kurbanları arasında yerini alacaktır. Kafa’nın, üzerinde durduğu et kütlesi faydaya dönüştürülebilecek bir imaj nesnesidir artık. Nasıl görünmesi gerekiyorsa tez öyle olmalıdır. Sıfır beden mankenler, tüm vücudu kaplayan metal hızmalar, zayıflama uğruna iğne ile yağ aldırma işlemleri, Guiness’e girmek için bedenine deney faresi muamelesi yapanlar çağımızın görüngüleridir. Bu insanın ormanı kesmesi hatta rant için yakması, dağın suyunu şişeleyip satması, radyasyonlu bidonları denize bırakması, fokları sopalayıp öldürmesi artık maalesef çoğunluğu şaşırtmıyor.

 

İlk çağın insanı evrenle uyum içindeydi. Ortaçağda Tanrının sözünden çıkmayan insan en azından ruhen huzurluydu. Yeni çağın insanı heyecanlı, günümüz insanı ise huzursuz insandır. Huzuru nesnelere hakim olarak bulacağını sandı ama yanıldı. Huzurlu insana ulaşmanın yolu sizce nedir?

DOĞADER